"kimseler fehmetmedi manâsını davamızın, biz dahi hayranıyız dava-yı bî-manâmızın"


Ağlama Dolabı

Sığırcıklar, saçma hayvanlar. Aslına bakılırsa, genelde kuşlar saçma. Başka herhangi bir hayvanın sürü halinde motora dalıp zilyon dolarlık jet uçağını düşürme tehlikesi yok mesela. Bu nedenle, gezegenin üzerinde döndüğü silah sanayii bile kuşlara karşı daima tetikte bulunur. Dünyanın dengesi için dakika başı geliştirdiği ileri radar teknolojilerinin hepsi; savaş jetlerinin, füzelerin hatta belki UFO’ların yanı sıra şuncacık hayvanın hareketlerini de mecburen gözetler.

Dev havaalanlarında, uzaydan görülebilecek büyüklükte barajlarda, işleri sadece kuşlarla kavga etmek olan insanlar çalışır. Bunlar, baraj gölleri ve uçak pistlerinin görkemli kuytularındaki kuş yumurtalarını toplayıp, gökyüzüne kuru sıkı ateş ederek maaş alır. Vır vır vır… Öylesine konuşuyorum. Kendimi bebeklere sallanan tuhaf sesli plastik çıngıraklara benzetiyorum. Söylediklerimin hiçbir anlamı yok. Ama susarsam, çıkardığım ses kesilirse O yeniden ağlamaya başlayacak, biliyorum.

Edirne yolu üzerinde, İstanbul’a yakın bir hipermarketteyim. Harbiden hiper. Sinema salonları, mega otopark, yürüyen merdivenler, yiyecek kısmında çin çan çon mutfakları, cafe’ler, hatta dönme dolap, çarpışan arabalar… Kent merkezindekilerden fazlası var, eksiği yok. Ama onlara göre daha sakin. Yazlıkçılar sahil ilçelerini terk ettiğinde ise hepten ıssızlaşıyor. Hipermarketin ıssızı nasıl oluyorsa öyle işte.

Reyon görevlisi kızlar kozmetik reyonundaki rafların arka sıralarına sakladıkları çeşitli malzemelerle makyaj tazeliyorlar. Şişelerden azar azar aseton, parfüm, kolonya filan afirtenlerin yanı sıra birbirlerini cımbızla yolanlara ya da krem, şampuan gibi malzemelerin üzerlerindeki ufak yazıları okuyarak olaya teorik olarak hazırlananlara rastlıyorsunuz.

Erkek görevliler, daha çok manav reyonunda toparlanıp iskambil kâğıdından şato yapar gibi elma, portakal vb. kuleleri inşa ederken geyiklemeyi tercih ediyorlar.

Bazen elinde telsizi olan şef filan gibi biri geliyor. Daha o dakika hepsi hızla dağılıp reyonların arasına dalıyorlar. Reyonların öbür ucundan çıkıp yüz tane irili ufaklı televizyonun aynı şeyi gösterdiği “Elektronik Ev Aletleri” bölümüne geldiklerinde sayılarında bir azalma göze çarpıyor. Çünkü flört halindeki kız ve erkek reyon görevlileri gruptan ayrılıp çift olarak konfeksiyon eşyalarının satıldığı bölümde gözden kayboluyorlar. Telsizli şeflerin hipermarket içindeki konumuna göre sürekli yer değiştiren bu akışkan geyik güruhu, saat 11 civarında müşteri servislerinin gelmesiyle hız kesiyor.

Civar yerleşimlerden adam toplayıp getirsin diye yollanan “ücretsiz müşteri servisleri” yazlıkçılar kadar vahşi tüketemeyen tüketicilerle dolmuş olarak geri dönüyor. İlk bir iki tanesi, çeşitli kasaba ve köylerden toplanmış Trakya Ergenleri’ni getiriyor. Bunlar market tüketimini es geçip yürüyen merdivenlere bindikleri gibi soluğu üst katlarda alıyorlar. Üst kattaki cafe’ler, bilardo masaları, bowling hatları, atari ekranları lebalep dolarken market katındaki hiper kış ıssızlığı birkaç saat daha hüküm sürüyor. Çevredeki yazlık site inşaatlarında çalışan birkaç amele her gün düzenli olarak yumurta, yağ, yoğurt ve helva aldıkları için bakkaliye reyonunda ufak hareketlenmeler başlıyor. Makarnanın en alengir biçimlisini alıyor ameleler. Bilmem ki bilerek mi, yoğurdun “diet”ini aldıkları oluyor; pekmezin “light”ını. Bazen diğer reyonlara dağılıp tek geziyorlar. Hırdavat bölümünden kendine sürekli “gavur su terazisi” almaya çalışan Sivaslı bir kalıpçı var. Teraziyi reyonun orasına burasına koyup içindeki su kabarcığının dengesine, radar gözetleyen bir hava orgenerali edasıyla bakıyor. Tam sepetine atacakken yaşlı hemşehrisi (belki babası) gelip gür ve bitişik kaşlarını çatarak:

"Ne lazım lan şimdi sana bu!" diyor.

"Paraya duzak oğlum bunlar… Bi su derezisine…"

Fiyatını seçemiyor.

"… kim bilir kaç para verilir mi?"

Kalıpçı her seferinde teraziyi aldığı yere koyarken yatay ve düşeydeki su kabarcıklarının tam dengede olmasına dikkat ediyor.

"Enerji ampulleri" ve kapı zillerine ilişkin deneyler yapan yaşlı amca da her gün burada.

Önceleri bahçe ve süs bitkileri bölümünde dolaşan teyzeyle ikisini karı koca sanıyordum. On birdeki müşteri servisiyle geliyorlar. Amca direkt ampul, pil ve kapı zillerinin bulunduğu reyona gelirken, teyze bir süre donmuş gıdalar bölümünde oyalanıp sonra süs ve bahçe bitkileri alanına geliyor.

Amcanın mevzuu ampuller. Nadiren çoklu prizleri eline alıp bakıyor. Kanarya sesli kapı zili deneme butonu’nun ise O’nda ayrı bir yeri var. Düğmeye bastıktan sonra kafasını hipermarketin inanılmaz yükseklikteki tavanına doğru kaldırıp içeri nasıl girdikleri belli olmayan sığırcık sürüsünü gözetliyor.

Teyze çiçeklerle konuşuyor. Evindeki birkaç saksıyla sohbet eden çiçek severlerin durumundan farklı elbette. Anladığım kadarıyla “Süs ve bahçe bitkileri” reyonu O’nun için botanik camiasına hitap ettiği bir miting alanı gibi. “Sevgili Fikus Benjaminler, muhterem Afrika Menekşeleri, Yuka’lar, Aşk Merdivenleri…”

Sessizce onlara bir şeyler söylüyor…

Farkında değiller ama ikisinin de sırlarını saklıyorum. Teyze, “Afrika Menekşeleri”nden sürekli yaprak çalıyor. Annemin dediğine göre; bu menekşelerden kopan yaprak eğer koyu renkli camdan bir şişe içinde suya konursa kökleniyormuş. Anladığım kadarıyla Teyze’nin evinde muazzam bir menekşe topluluğu var. Amca ise sakar. Armut ampullere göre az elektrik yaktığı söylenen tuhaf şekilli ampulleri reyondaki test yerinde duya takıp denerken bir iki tanesini kırdığı oluyor. Sonrasındaki birkaç gün “suç mahallinden” uzak duruyor.

Ama işte şimdi, yine olay yerinde. Nedenini anlayamadığım bir şekilde durmadan o ampulleri kutusundan çıkarıp deniyor, ara sıra da alt alta dizilmiş onlarca düğmeye basıp değişik kapı zili seslerini dinliyor. Onlar da benim sırlarımı biliyorlar mıdır acaba? Kitap reyonundaki bir kitabı her gün onar sayfa okuyarak bitirdiğimi, cumartesileri “Beş Parça Eşya Kasası”nda duran kızıl saçlı kızı Nikol Kidmın’a benzetip içten içe yamulduğumu… Çeşitli reyonların başına asılmış “Markette Görmek İstediğiniz Ürünler” defterine tuhaf şeyler yazdığımı biliyorlar mıdır?:

"Mağazanızda yorgan ipliği, nışadır ve Zambo sakızı görmek istiyorum."

Kendi kendime tuhaf istatistikler yaptığımı:

* Kulak temizleme çöpü, kendinden diş ipli kürdan, saç maskesi… Bu üçünden herhangi birini alan tüketici kasada muhakkak Gold kredi kartıyla ödeme yapar. (%85)

* Adında “Aşk… Yürek… vb.” sözcükler geçen bir kitap alan kadın tüketicinin market arabasında kesinlikle dilimlenip poşetlenmiş kepekli diyet ekmeği bulunur. (%100)

* Yaz sezonu dışında, birbirine benzeyen hışırtılı eşofmanlarla gelen çiftlerin evlilik cüzdanı vardır ve sepetlerinde birşeymatik deterjan ve/veya sıvı yağ bulunur. (% 75)

* Aynı mevsimde gelen eşofmansız çiftler, reyonlar arasında ayrılmadan dolaşıyorlarsa ve market arabasında 200 gram zeytin, küçük bir kalıp beyaz peynir, diş fırçası ve macunuyla beraber hafif alkollü içki (muhtemelen şarap) bulunuyorsa çok yüksek bir olasılıkla olay boş yazlıkta bir hafta sonu kaçamağıdır. (%90)

Erkek tüketici; bir ara kadının arkasında kalıp, utangaç ama seri hareketlerle bir kutu prezervatif alarak sepete atar. (%70)

Saat 1 olmalı… Ampulcü Amca reyonu terk etti. Her gün tam bu saatte olay yerinden ayrılıp “Elektronik Ev Aletleri”nin oraya haberleri izlemeye gidiyor.

Ben… Ben de üst kata çıkıp bir filme girmeye karar verdim. İçinde asla satın almayı düşünmediğim birkaç parça eşya olan market arabasını bulunduğu yere bıraktım, artık yavaştan kalabalıklaşmaya başlayan hipermarketin “alışverişsiz çıkış”ına doğru ilerliyorum.

Az ileride, mutfak ve banyo mobilyalarının olduğu yerde, bir kız boş market arabasından aniden çektiği ellerini yüzüne kapattı. Gözüne bir şey kaçmış olabilir mi? Yok ama, yüzüne kapalı elleri üzerinde bir saç öbeği titriyor. Evet, ağlıyor.

Şimdi ben ne yapsam ki? Hıçkırığını duyuyorum. Bayılır mı acaba? Yanına gidip boktan dizi film repliği atsam mı bir tane?

"Bayan, siz iyi misiniz?"

Saçma. Ben ağlarken kimseye görünmek istemem. Tanımadığım biri sorsa da “iyiyim”den başka ne diycem ki?

"Evet bayım, iyiyim. Sittirin gidin!"

İyi mi hakkaten? Ya düşer bayılır da kafasını bir yere çarparsa?

Ellerini yüzünden ayırdı, kaçamak kırmızı gözlerle etrafa bakmıyor. İyi, iyi; en azından bayılacak kadar kötü değil yani.

Hemen yanı başındaki banyo dolabını açıp kafasını içine soktu. Sanki yıllardır orası O’nun eviymiş de dolabın içinde bi şey arıyormuş gibi yapıyor. Ama ağlıyor…

O an, gidip ne olursa olsun onunla konuşmak istedim.

Tam sözcüklerini bulamam. Ama kendime iş edinip de gözetlediğim hipermarket yalnızlarının insanda kederle merhamet arası duygular uyandıran halleri gibi değil. Başka türlü bir şey.

Hayatın taşıdığı tüm hüznü o dakika, orada teslim almış, nereye atsın, götürüp kime versin, ne yapsın bilemiyormuş gibi. Hışırtılı eşofmanlarıyla bir kadın O’na doğru yaklaşıyor. Daha iyi. “Neyin var kızım?” diye sorar. Yani, bu durum benim sormamdan daha iyi olur.

Hışırtılı kadın durup bir süre ağlayana baktı. Haydi sor. Sorsana be kadın, gidip şefkat göster O’na… Öylece hışırdamadan duruyor. Usulca kızın boş market arabasına yaklaştı, içine baktı. Saçma, arabayı aldı götürüyor. Bak şimdi, hışırdak orospuya bak! Oluyor bunlardan. “Bir dolaşmaya” diye giriyorlar, içeride canları alışveriş çekiyor, ama tee hipermarketin dışına gidip de araba almayla kim uğraşıcak? Boş gördüğün birininkini arakla olsun bitsin. Sonra hışırdayarak koşup diyet ekmeği al. Halbuki hipermarketin dışına kadar yürüyüp araba alsan en azından 3 kalori yakmış olursun, maymun! Aslında koşup “Pardon hanımefendi, o araba sizin değil galiba” demek var. Böylelikle mevzu açılır. O kafasını ağladığı dolaptan çıkarır. Üçlü bir konuşma geçebilir, sonra olaylar gelişir. Fakat hışırdak kadın aniden çemkirebilicek birine benziyor.

"Aman yedik mi arabanızı be, boş gördük, sahipsiz zannettik aldık" dese ortam hepten gerilir. Gidip az önce birkaç parça eşyayla terk ettiğim market arabasını buldum. Sadece bir kalem pil paketi bırakıp içindeki diğer eşyaları boşalttım.

Arabayla birlikte döndüğümde, O hâlâ ağlama dolabının başındaydı. Arabayı az önce kendisininkini bıraktığı yere koyup uzaklaştım.

Uluorta ağlayamam ama nedensiz gülmelerim var benim de. Dedemin cenazesinde kafamı gömüp paltomun iç cebine gülmüştüm… Şimdi de gülesim var aslında. Hipermarketin ortasında durmuş boş bir akvaryumun içinden doğru gizlice ağlamaya çalışan birine bakıyorum. Akıl hastanesinin bahçesindeki banklara oturmuş görünmeyen balıklar tutan deliler gibiyim.

Dindi…

Omzuna asılı çantasından el yordamıyla bir kâğıt mendil çıkarıp dolabın içinde yüzünü sildi. “Gören var mıydı?” diye çevresine bakmıyor. Gözleri çok kısa süreyle arkasında durduğum boş akvaryuma değdi ama farkına varmadı. Bıraktığım market arabasını iterek uzaklaşıyor. Ordan bir akvaryum kumu paketi kapıp peşinden fırladım.

"Bakar mısınız, galiba yanlışlıkla benim arabamı götürüyorsunuz."

Bakıyor.

"Aslında önemli değil tabi de…"

Yaklaşıp arabanın içindeki kalem pilleri işaret ettim. Pillere, arabaya ve bana bakıp burnunu çekti.

"Pardon, farkında değilim" dedi. Hadi bakalım. "Mağaza Dedektifi" kılıklı hıyar.

Hadi, lafın gerisini getir.

Ortamızda duran arabayı hafifçe iteleyerek içindeki pilleri alırken güzel saçmaladım:

"Bana o kadar gerekli değil aslında, yalnızca pil ve balık kumu almaya geldim. Ama siz… Siz o dolabı almak isterseniz araba lazım olur."

"Hangi dolabı?" dedi. Demeseydi keşke. Yemin ediyorum, "Şurdakini" filan gibi bir şey söylemek istiyordum, olmadı ama.

"Ağlama dolabı."

Kızgınlık mı, utanç mı, ne o? Yüzü anlaşılmaz bir şekilde dalgalanıyor. Allah bin kere belamı versin benim. Bir şeyler söyleyip toparlamak istiyorum ama ne diycem ki?

"Siz orda ağlıyordunuz, ben de durup uzun uzun sizi izledim. Derdiniz beni gerdi. Raporum var buyrun, ben manyağım!"

Ne söylesem bu anlama gelir. Fakat hızla bir şeyler söylemem gerekli. Bu suskunluk harbiden de “Ben manyağım” demek gibi bir şey. Allah’tan O konuşlu.

"Aniden sinirlerim boşandı, tutamadım işte kendimi."

Gülümsüyor ama çenesi titriyor.

"Yapmayın ama" diyebildim. O kendini hepten bıraktı, ortalık yerde öylece kalakaldık. Ne halt ettim ki ben, ağlamasını bitirmiş kalkıp gidiyordu işte kızcağız, niye konuşmak istediysem. Gidip sebze reyonunda "Ben bir hıyarım!…" diye bağırsam yeridir.

Aniden

"Dolaba kadar tutamadım işte" dedi… Kendi söylediğine gülüyo gibi ama düpedüz ağlıyor işte.

Ben, ben ne yapacağımı bilemiyorum…

"Ben baktım dolap doluydu, bir kadın çocuğunu sokmuş onu ağlatıyo" diye espri yapsam? Şu haliyle kaldırabilir mi ki? Peki, o dolap tekerlekli miydi acaba? Koşsam, iterek buraya getirsem güler mi? Yüzü ne kadar güzel.

Bırakıp gitsem, yalnız kalsa daha mı kolay toparlanır? Ya ayıp olursa? Bulaştım bir kere… Peki ne yapayım? O sırada gökten bir mevzu indi.

Gidip”pıt” diye bulgur, mercimek, makarna gibi şeylerin bulunduğu “Kuru Gıda” reyonuna kondu. Ardından birkaç tanesi daha, hipermarketin yüksek tavanındaki dev çelik kirişlerin arasına yaptıkları yuvalardan süzülüp bulgur torbalarının başına indiler. İlk inen çoktan torbalardan birini gagalayıp delmişti.

"Bak bak, kuşlara baksana" diyerek market hırsızı sığırcıkları gösterdim.

Dindi… Güldü… İzliyor. Konuşmaya başladım ben. Susarsam ağlardı, susmadım. Sonraki günlerde ikimiz birden susmadık. Kitaplar, filmler, ayrılıklar, aşklar, mevzuya tanıklık eden kuşlar… O, en son “Ağlama Dolabı”nın öyküsünü anlattı. Hoş çocukmuş. “Bana mı öyle geliyor, âşığım da ondan mı diye düşünürdüm” dedi. Yok ama herkes severmiş “eski enişteyi.”

"İnsanın doğrudan içine kayıt yapan, hep uzaklardan geliyormuş gibi utangaç bir sesi vardı. Sokaklardaki ayyaşlardan bar korumalarına, üç köpekle dolaşan yalnız ve hüzünlü yarı kaçık madamlardan, cafe müdavimi fırlama liselilere kadar bir alay insanla, insanı hayretler içinde bırakan arkadaşlıkları vardı. Kıskanırdın yani… Kendini bir türlü ‘Özel’ hissedemezdin. Öyle ki; baş başa vermiş hayata dair en acayip şeyleri konuşurken çalan bir telefonun peşine takılıp yaşlı madamın henüz ölen köpeğini gömmek için oracıkta seni öylece bırakıp giderdi."

Hemen dönüyormuştur ama enişte, bırakmaz ki seni. Seni kim bırakır ki… Bıraksam daha anlatıyordu. Dinlemesine dinlerdim. Yalnız herif giderek “android” çıkıyordu. Hani bir on dakika daha geçse yüksek atlama ve triatlon dalındaki dereceleri, keman virtüözlüğü, heykel sanatına getirdiği yeni bakış filan gibi konulara akacaktık.

Pisim ben… Bir ara o android eniştenin ölmüş olabileceği gibi içimi ferahlatan habis fikirler gelip geçti aklımdan. Ama böyle kusursuz bir herif ölseydi kesin televizyon haberlerinde söylerdi, ben duyardım. O sevgilisinin kendi yaptığı bir roketle Mars’a gittiğini filan anlatıyordu herhalde, ben durmuş niye “belki de herif ölmüştür” diye düşündüğüm için kendimle hesaplaşıyordum. Bu doğaldı, çünkü sonuç olarak ben bir android değil insandım. Beğeni, tutku, gıpta, hatta kıskançlık gibi hislerim elbette olacaktı. Kızın gözlerinde maviye çalan su yeşili bir sarmaşıkla kaplı labirentler vardı, ben oldum olası salaktım.

"Ve fakat bir odunmuş sonuç olarak işte" dedim. "Yoksa seni bırakıp gitmezdi. Yani, bir insan senin gibi birisini nasıl bırakıp gidebilir ki?" Öyle bir baktı ki, bir an için gerçekten de bir ölünün arkasından konuşup konuşmadığımı düşündüm. Neden sonra:

"Odun olanımız bendim aslında" dedi.

Hayata dair istatistiklerim var ya benim. Zevklidir aslında. Yani, markette adında “aşk” lafı geçen bir roman aldığını gördüğünüz kadını çaktırmadan izleyip sepetinde öngördüğünüz üzere “dilimlenmiş diyet ekmeği” olduğunu saptayınca eğlenirsiniz. Filmlerin, romanların sonunu kestirebilmek, mevzuun gidişinden bir sonraki cümleye dair kendinle kumar oynamak yalnız oyunlarının en keyiflilerinden biridir.Ama lanetli bir oyundur. Kendinizden başkasıyla oynamamayı tercih edersiniz. Hem uluorta bu oyunu oynadığınızı fark ederse, hayat çok pis kızar size…

O daha “Ağlama Dolabı” öyküsünün başında gözlerini uzaklara daldırıp “Android Abi”yi anlatmaya başladığı dakikada ben kendimce olayı çözmüş ve bulduğum sonuçtan hiç de keyif almamıştım. Aşk… Dolap… Möble… Möble… Evlilik hazırlığı… Evlilik… Biri tüymüş… Android Abi tüymüştür… Bir zaman sonra, birlikte seçilen o dolap… Mutluluk anlarından biri… Anı… Hüzün… Hüzün möblesi… “Tahta masa” filan diye acıklı bir şarkısını duymuştum… Demek dolabı da varmış… Takımmış bunlar…

Mahalle karılarının kahve falı bakarken fincanda gördüklerine bozulup sakız çıtlatmayı durdurdukları an… Yüzümde öyle bir resim vardı herhalde. Bakınca insanı sakat bırakan gözlerini bana dikip sordu: “Bi tanem ne oldu sana yaa?”

Uğraştıysam da bozamadım yüzümdeki o resmi. Bu kez O, bebeklere sallanan tuhaf çıngıraklar gibi. Çok da anlamlı olmayan cümlelerle bir şeyler anlatıyor. Ben, beni yeşil labirentlere gömmüş, kendimle hep oynadığım o pis oyunun sonucunu düşünüyordum. Söylemiştim, uluorta oynanmaz. Hayat, kendisiyle bahse girdiğinizi anladığı anda adınızı “kibirliler” hanesine yazar.

Amatör bir oyuncuysan hayatın verdiği ufak bir dersle oyundan elini eteğini çekersin. Sen, kulak temizleme çöpü, kendinden diş ipli kürdan, saç maskesi… Bu üçünden birini alan tüketicinin kasada muhakkak Gold Kredi Kartı’yla ödeme yapacağından %85 eminken söz konusu tüketici kasada silah çekip, soyguna direnen kasiyer kızı, kaçamayacağını anlayınca da kendisini vurabilir. “Ne ulan bu?” dersin. “Nasıl yani, bu dandik bi Amerikan polisiye dizisi değil ki, market soygunu filan nerden çıktı?”

Oysa daha o gece yavşak TV spikeri “Sevgili izleyiciler şimdi sırada bir soygun haberimiz var” diyerek hipermarketin güvenlik kameralarından “dakika dakika” soygunu gösterirken “Giderek ağırlaşan hayat koşulları, enflasyon ve işsizlik” diye başlayan bildik metni okur. Hayat yapar, olur! “

Tabii ya, ortada market varsa eninde sonunda market soygunu diye bir şeyden de söz edilebilir. Çok yakında ‘Metro soygunu’ haberini duyarız.” Dersini almayıp da hâlâ böyle şeyler düşünüyorsan, yani artık profesyonel “hayat bahisçisi”ysen, bu kez karşı taraf oyundan elini eteğini çeker. Hemen her şey senin öngördüğün gibi olur. Hayat, hiç sektirmeden seninle aynı ata oynar. Önce zevklidir. Ama sonraları yavaş yavaş bir kibir haresi ardından da çepeçevre yalnızlık kuşatır insanı.

İşte ben… Ben işte, yoruldum artık o oyunlardan. Bilmediklerimi kendime saklamaya karar vermiştim. Yangın kulesinde oturmuş bitmek bilmeyen yangınları gözetlerken artık ne ormanı ne gökyüzünü göremez hallere düşmeme ramak kalmıştı. Hem gözetlediğim yangınları, kime haber verecektim ki? O yangınları, bizzat hayat çıkartmıyor muydu? Yangın kulesinden aşağı kendimi öylece bırakıp yeşil labirentlere düştüm ben de. Labirentlerin sonundaki “Ağlama Dolabı”nı bulmam üç yıl sürdü. Hem de kocaman bir dolap. Oturmak için beraber onardığımız evin henüz boyanmış bomboş salonunda ayakta duruyorduk. Gözündeki yaşlar için: “Yağlı boya kokusundan” demişti.

Sonra ben kornişler için ölçü alacaktım galiba, merdiveni cam kenarına çekip üstüne çıktım. Merdivenin son basamağında sırtım ona dönükken evin tüm boşluğunda tur atıp yankılanan boğuk bir hıçkırık koptu içinden.

"Neden yaa?" dedi.Yüzünde O’nu ilk gördüğüm gündeki ifade: Hayatın taşıdığı tüm hüznü o dakika, orada teslim almış; nereye atsın, götürüp kime versin, ne yapsın bilemiyormuş gibi.

Ağlıyor.

"Android Abi"nin adını söyleyip sustu.

Ağlasam, benim yüzüme de yakışırdı.

"Nasıl yani?" filan desem, "Nea!" diye bağırsam, boş evin "müezzin rüyası" gibi akustiğinde güzel yankı yapardı.

Birkaç basamağını inip merdivenin üstüne oturdum. Yumruğumu çeneme koydum, başımı öne eğip yüzümü gizledim. O’nu dinliyorum.

"Aradı, çok kötüymüş. ‘Seni muhakkak görmem gerekli’ dedi. Sana söyliycektim aslında Ama cesaret edemedim. Sonra, gidip uzun uzun konuşunca anladım ki…"

Ben o merdivenin üstünde akıl hastanesi bahçesindeki “Düşünen Adam” heykeli gibi donmuş dururken O, üzerine yaldızlı harflerle veda sözcükleri yazılmış deli çelenkleri koyuyordu heykelin dibine. Üstüme sığırcık sürüleri konup kalkıyordu, kaidemden inip bahçedeki delilerin arasına karışmak, artık hiçbir şey düşünmek istemiyordum.

O, kâinatın en büyük ağlama dolabı içinde beni bir başıma bırakıp gitti. Son cümlesi boş evin tüm odalarını dolaştı, tüm fayans çizgilerinin üstünden bir bir geçti; süpürgelikler ve kartonpiyerler boyunca tur attı, musluk takılmayı bekleyen kör tapaların üstüne tünedi, tavandaki kırmızı mavi kablolara tutunup sallandı, en sonunda gidip kapıdaki zilin üstüne dizildi:

"Hepimiz insanız"

Bir süre sonra düşünmeyi bırakıp kaidemden inerek bahçedeki delilerin arasına karıştım.

Bir banka oturup “Deli Cevat” gibi kendi kendime konuştum.

"%85 demiştin. %85 olasılıkla Android Abi geri döner. O dönünce kız da döner. %70 ortada henüz küllenmemiş bir aşk var: %100… Sonra da, o dakika o lanet oyunu oynamaktan vazgeçtin. Bok yedin. Biliyordun aslında."

"He he… Yüreğimin götürdüğü yere dört nala gittim be Cevat Abi… Yüreğimin dikine gittim, ne var?"

"Yok bişi madem. Otur o vakit, ağlama dolabının menteşelerini yağla. Ne olsa rutubetli ortam, paslanır."

"Böyle yürek börek hesaplarında o oyun sökmüyo diyorum ben, Cevat Abi."

"Esasen hiç bi yerde sökmüyo Benjamin… Ben çok dövdüm hayatı, bildiklerini bir türlü tam söylemedi."

"Ama zilin üstünde yazıyo ya Cevat Abi; "hepimiz insanız". Hangimiz ne istediğimizi tam olarak bilebiliyoruz ki? Di mi Cevat Abi?"

"Tabii… Tabii!…"

"Yani ama, tabii, di mi Cevat Abi?"

"Kalk gidelim Benjamin!"

Gittiğimde ferforje raf ayaklarında %70 indirim vardı. Güvenlik girişinden hemen sonra tanıtım kızları, kürdana batırılmış kızarmış sucuk dilimi ikram ediyorlardı. Market Müdürü’nü elindeki telsizin anteniyle burnunu karıştırırken gördüm. Bir müşteri: “Özürlü posta kutusu”nu iade etmeye uğraşıyordu. Sivaslı kalıpçı yine su terazisiyle oynuyor, Teyze her zamanki yerinde Afrika Menekşeleri’nden yaprak afirtiyordu. Gözlerim “Ampulcü Amca”yı aradı. Ölmüş olabileceğini düşünüp anısına bir “enerji ampulü”nü deneme duyunda yanık bıraktım.

Çeşitli markalarda altılı bira paketlerine promosyon olarak mıknatıslı gazoz açacağı, bardak altlığı, mauspad ve şapkalar bantlanmıştı…

Hepsinden birer tane aldım. Sonra daha ağır alkollerden.

Çıkışta “Kuru Gıda Reyonu”na uğrayıp sığırcıklar için kimseye çaktırmadan 6 adet bulgur torbası patlattım. Silme içki dolu alışveriş unutuş sepetimi iteklerken yeşil labirentlerin giriş yerinden geçmemeye özellikle dikkat ettim.

"Mağazamızda Görmek İstedikleriniz" bloknotuna "Hiç kimse" yazdım en son olarak. Sonra ağlama dolabına gidip kapısını içeriden kilitledim.

Atilla Atalay

"bir elim sağ cebimde
bir elim sol cebimde
bu hüznü siz de bilirsiniz
anlat deseniz anlatamam
enine boyuna yaşarım ancak”
turgut uyar

Yan masada oturan şuursuz genç üstüne denemeler. Vol. 1 

İnsanın diyecek lafının olmaması ne kötü… Yan masada oturan şuursuz öküzün karşısında oturan cici bi’ kız var. Önünde de Özdemir Asaf’ın kitabı. Şuursuz öküz kitaba göz gezdirdikten sonra “Ben şiirden anlamam” dedi.Kız sustu.

Anlamadığın şey ne? Botanik mi bu? Biri ‘botanikten anlamam’ dese bunu anlarım ama “ben şiirden anlamam” ne demek, onu anlamam! Bi’ kere bile Yahya Kemal şiiri okumamış, Orhan Veli’yi anlayamamış, Turgut Uyar’ın “tahammül gerek, özlem iyice arsızlaştı.” satırını okuduğunda, parmağını okuduğu kitabın sayfaları arasına takıp penceresinden geçen gemilere, martılara bakıp sevdiği insanı düşünemeyen insanın kurabileceği nasıl bi cümlesi olabilir ki. “Kaydedilmemiş ki! / Hatıralar sağ olsun / Işıkları yandıkça / Yeri bellidir çocukluğun” dizelerinin tadına varılmadan Necatigil’in, varılır mı tadına çocukluğun.

İsmet Özel’in Bakır Tenli Yapraklar’ı yürüdüğün yollara düşmüyorsa; kar’lara boğulmuşken İstanbul içine biraz da Sezai Karakoç yağmıyorsa, Zarifoğlu’nun adını bi’ kere bile duymamışsan, Oktay Rıfat’ı, Nazım Hikmet’i, Cansever’i bilmeden, anlamadan diyecek ne lafın olsun!

Öküz!

SIGUR ROS

"staralfur"

Belki de en güzeli böyle.

Yaşar Nezihe Bükülmez

Diyor ki;

ve bu da benim en sevdiğim şiiri;

mecnun isen ey dil sana leyla mı bulunmaz
bu goncaya bir bülbül-ü şeyda mı bulunmaz

sun şerbet-i lal-i lebin ağyara vefasız
saki mi bulunmaz bana bir sahbâ mı bulunmaz

arzetmiyorum aleme alam-ı derunum
yoksa bana bir mahremi sevda mı bulunmaz

bir sen misin alemde tabip illet-i aşka
teşhis-i dile başka etibba mı bulunmaz

al aşkını ver gönlümü allah için olsun
dil vermek için dilber-i rana mı bulunmaz

mesud edecek kimse seni yoksa nezihe
meşgul edecek bir şuh-ı hülya mı bulunmaz




HİÇ

       1. 

       Yavaştır yaşamının anlamı.

       2.

       Sana aldırmaz; öyle hemen de çıkıp gelmez sana, sen onu ne denli bekliyor olsan da.
       Senin beklemen: bir boşunalık duygusudur yalnızca; gerçekler içinde hayallerin; olup-bitenler içinde olamayacakların düşlenmesi -boyuna ve boşuna bir düşüş- oysa o, gelişmektedir. Sana doğru. Sen hiç bilmeden-beklerken, bilmeden.
       Senin beklediğindir o; ama sen, bilmiyorsundur. Gelmeyeceğini sanırsın. Yıllar geçtikçe, hatta hiç gelmeyeceğini bildiğini sanırsın -yıllar geçer, emin olduğunu da sanırsın, artık hiç gelmeyeceğinden.
       Senin beklemen: hüzünlü ama dingin bir umutsuzluktur; bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine -hatta bitiremeyeceğini de bildiğin birçok şeye aldırmazca ve umarsızlıkla girişip, hepsini yarım bırakıp gitmek, bir ayartı kadar keskindir artık.
       -Yaşamın anlamı bulunmamıştır, bulunamayacaktır  -o gelmeyecektir- ya; sonuçsuz bir son olarak, ölüm, gelebilir, artık, işte…


       BUĞU
       geliyor
       yavaş
       yavaş
       camdan.

       Ayırdedemiyorum
       içimdeki kıpırtılarla
       dışımdaki tangırtıları;
       yaptıklarımsa; hep yanılgılardan,
       yanılgılar.

       Yan
       ıl-
       ne
       nas
       ıl.

       Birleştiremiyorum
       içimdeki kopukluklarla
       dışımdaki bozuklukları;
       yazdıklarımsa, hep yansılardan,
       yansılar.

       Yans
       ıl-
       kim
       nas
       ıl.


       3.


       Hani çiçekler vardır -sanırsın, hep tomurcuk kalacaklar (öylesine uzun sürmüştür ki gelişmeleri, serpilmeleri, olgunlaşmaları); oysa, gün gelir, inanamadığın bir hızla, pırıl pırıl açıverirler ya- işte, öyle: birdenbire geliverir yaşamının anlamı.
       Yıllar sürer, çünkü, o küçücük tomurcuğun gelişmesi, sonra çiçeklenmesi; sonra olgunlaşması, meyveye duracak hale gelmesi. Yıllar ve yıllar…
       Meyve: olgunluktan çürümeye geçiş olacaktır, ama yokluktan varlığa da…
       Yaşamdan ölüme; ama, bir o kadar da, ölümden yaşama…

as time goes by..

NIGHTNIGHT by DEDDY